Archive for the ‘Kitaplar’ Category

Brida (Paulo Coelho)


Paulo Coelho
Seslenmek istiyorum ‘abi naptın sen ya’  bi kitapta hiçmi bişi olmaz yaa. Kitapta altını çizdiğim birtane cümle var oda Casablancadan alıntı ‘sana bakmanın şerefine’ sen simacıyı yazmış adamsın, büyüksün dedik bu ne böyle. Sanki her cümlesinde yazar ‘ bu çok satacak para para para’ demiş. O kadar çok şarabın tadına bakarsan, o akdar çok şarabı beğenmezsin, nedim. Belki bendedir sorun..
Ben okuyup kendi eleştirimi kendim yapacağım diyen varsa buyursun okusun..

Kitabın arkası:

“Ruh eşimi nasıl tanıyacağım?”
Wicca, Brida’ya “Riske girerek” dedi. “Başarısızlık, hayal kırıklığı risklerini göze alacaksın, ama aşk arayışından hiç vazgeçmeyeceksin. Arayışına devam ettiğin sürece sonunda zafere ulaşacaksın.”
Brida, güzel bir İrlandalı kızın ve onun bilgiye erişme çabasının öyküsü. Brida, ona korkularının üstesinden gelmeyi öğreten bilge bir erkekle ve dünyanın gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadınla karşılaşır. O iki kişi Brida’da Tanrı vergisi bir yetenek olduğunu görür; ama yeteneğini kendisinin bulabilmesi için genç kızı kendi içine doğru bir keşif yolculuğuna yönlendirirler.
Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır.
Usta romancıdan çarpıcı bir aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü.

Reklamlar

ORUÇ ARUOBA-ile


Sevdiğim bir insanın bana hediyesidir bu kitap. Sevindim, bana hediye edilmiş kitabın baş sayfasına yazılan güzel tümcelerden dolayı. Artık o cümleleri daha iyi anlıyorum…
Kitabı anladımmı? o ise meçhul. Kadın erkek ilişkisinde yaşnanalar (yaşanabilecekler) şiirselmi demeliyim felsefimi? bilemiyorum. “evet işte şimdi anladım yanlış anlamışım heh şimdi anladım hiç bişi anlamamışım” gibi cümleler kurmama sebep oldu bu kitap. Güzeldi mutlu ayrıldım fakat emin ayrılmadım..Neyse bu güzel hediye için teşekkür ederim…
Kitaptan notlar:
(Ey Okur: sen de bunu aklından çıkarma, burada yazılmışları okurken: yanlış anlaman işten bile değil; hatta doğru anlaman, neredeyse olacak iş değil…)

 –Sevgi iki insanın birbirlerinin yüzlerine bakmaları değil, birlikte aynı yöne bakmalarıdır.

‘Aşk’, çünkü, önemsiz; giderek, değersiz birşeydir: kişinin ‘başına’, nedensizce; hatta, nesnesizce ‘gelir’: neden şu kişiye aşık  olmuşsundur; kimdir, aşık olduğun— belirsizdir—- çünkü, yalnızca bir ‘etkilenim’, bir ‘tutku’dur —-işte: bir tutulmuşluktur…
Sevgi ise dünyanın en önemli; giderek de (en değerliliğindenmi acaba — herhalde….) en değerli şeyidir—- Çünkü, kişinin bilinçle ve tam da belirli bir kişiye yönelik, bulunabileceği en yoğun ve en yalın —anlamlı; amaçlı—eylemdir.
Düşün: Sevgi, eylemdir.

 
“Sana büyük acılar vereceğim, çünkü senin büyük sevinçler yaşamanı istiyorum”

Ayrılış ilişkinin kayıp çocuğudur;
  özlemde sevgini ikiz kardeşi…

ben, tek başıma birşey yaparken seni düşünerek yapıyorsam, yaptığımı; sen de, tek başına birşey yaparken beni düşünerek yapıyorsan, yaptığını, birlikteyizdir.
                       ( İnsan sevdiği ile beraberdir.             Hadis-i Şerif)

-Garip bir düşünceydi:-
” Acaba kaç kişinin aklından— arada bir de olsa —-geçiyorsun?” diye sormağa kalkışmıştım, kendi kendime; biraz da alaylıca— yanıt da hemen geldi: “Senin aklından geçen kaç kişi varsa, o kadar!”—–
   -Ama, o, öteki düşünce, gelip, saplandı beynime:-
“Bir eksiğiyle”…
Sen—

Uçurtma Avcısı


            Yok 8 milyon kişi okumuş yok çok satanlardanmış eee sevmedim ben, o kadar nedir bu ‘seveceksin, seveceksin, o kadar kişi okumuş beğenmiş sende beğeneceksin’  tripleri…Okunuşu çok kolay, löp löp yedi derler yaa, buda löp löp okudu denecek bi kitap. 70 lerden 2000 lere kadar olan süre zarfında afganistanda geçen iki çocuğun hikayesi.Çocuklardan biri emir, zengin burjuva (not:ayrıca şerefsiz okuyunca sizde öyle diyeceksiniz) diğeri bu zengin züppenin hizmetkarlığını yapan çocuk, Hasan.Hasan iyi çocuktur hep iyi niyetlidir.Gözü yükseklerde değildir.Okumayı öğrenmek bile ona lükstür haddini bilir.Hasan emir için birçok fedakarlık yapar, fakat emir veya amir biçok şerefsizlik yapar.Sonra ben birde şöyle bişi sezdim ‘İşte yaa ABD yaşanılası ülke, yemişim afganistanı’ dercesine bir izlenim edindim, dayanağımda yok ıspatlayamam, hani kola reklamlarında olurya arka fonda şırlıtı sesi, kapağın açılma sesi olur, iç beni iç beni diye beynin bir yerleri dürtülür ya heh bunda da öyle bi reklam sezdim sanki.Tabi öyle olunca kıl oldum.
            Ben kitapla uğraşamam diyen varsa filmide varmış onu izleyebilir. Filmi bende merak ettim, bakalım hayal gücümmü iyi yoksa filmmi.

Madame Bovary (Gustave Flaubert)


      Bu kitap hakkında kendi fikirlerimin objektif olamayacağı kanısındayım.Çünkü evlilik ve çocuk konusunda aşırı duygusalım.Hatta bu konuda bir takım insanları
üzmüş, ağlatmış biriyim.Bu yüzden kimseyi kırmamak için kendi düşüncelerimi ön plana çıkarmamaya çalışacağım.Bu yüzden Nurullah Ataç’ın kitabın başındaki yazısının bir kısmını bire bir yazıyorum..Bununla beraber kendimde birkeç şey yazacağım.
         kitaptan hoşuma giden iki yerin altını çizmişim aktarıyorum;
-Lêon, ümidini kaybetmiyordu, içinde hayali dallara asılı bir altın yemiş gibi sallanan bir belirsiz vaat vardı.
-Zaten, kibar muhitten bir kadın, evli bir kadın, hasılı gerçek bir metres değilmiydi?

        Charles:Emmanın kocası, Lêon:Emmanın aşık olduğu adam, Rodolphe:Emmanı aşık olduğu başka bi adam..
        Kitabı şöle kısaca özetlersem; Charles ilk eşini kaybetmiş bir doktordur.Bir hastasının kızı olan Emma ile tanışırlar.Emma ondan hoşlanır sonra Charles
ile evlenirler, Emma bu evllikten mutsuzdur.Bu evlilikten birde kızları olur.Emma arzuları olan bir kadındır, sürekli yeni erkeklerle tanışıp birgün onu
mutulu edecek olan bir erkek araryışı içindedir.İlk önce Radolphe onu baştan çıkarır, gerçi Emma zaten tavdır.Gizli bir aşk yaşarlar, Rodolphe onu metres olarak
kullanır ve sonunda Beraber kaçacakları gün Rodolphe onu yüzüstü bırakır.Emma yıkılır, bu arada Charles’ın hiç bir şeyden haberi yoktur karısına adeta
tapmaktadır ve ona sonsuz bir güven beslmektedir.Emmma daha sonra eskiden çok hoşlandığı Lêon ile tekrar bir araya gelir ve bu defa Lêon ile metres hayatı
yaşar.Bu hayat Emmaya çok pahalıya mal olur, sonunda borç batağına düşer.Beraber olduğu hiç bir erkek ona yardım etmez.Emma ne yapacağını bilemez eve haciz gelmek üzeredir,Charles’ın herşeyi öğrenmesinden korkan Emma sonunda arsenikle kendini zehirler ve ölür.Charles yıkılır.Haftalar sonra Emmanın gizli aşklarıyla olan mektuplarını bulur ve birkez daha yıkılır, bir sabah küçük kızı onu yemeğe çağırı, fakat hiç hareket etmez bunun üzerine kızı ona vurur ve Charles yere yığılır, Charles ölmüştür Hemde hiçbir sebep yokken…

           Söylediğim bir laf vardır herkes hakettiğini bulur diye merak ediyorum Charles bunu hakedecek ne yaptı?Emmma bunu haketti bence..Hayat bir kumarsa kumarda aç gözlülük sonu getirir.Her kadın her zaman daha yakışıklısını daha daha iyisini, daha karizmatiğini,daha paralısını bulabilir.Keza aynı duurm erkekler içinde geçerlidir.Fakat daha iyisini araynlar sonunda hiç birşeyi bulamayacaklardır.Göryorum ki Emma yanlızca masada kaybetmemiş hayatınıda kaybetmiş..
             Yorum yapmayacağız dedik ama galiba yine yaptık.

                     Neyse birde Nurullah beyin kitap hakkındaki yazısını okuyun.Benimki taraflı olabilir..
          Saygılarımla   Erdinç Kuruoğlu

 Madam Bovary tarihi sahneleri canlandırmaya değil, gözünün önünde geçen hayatı, yaşayan tipleri tespite çalışan Flaubert’in eseridir.(Flaubert: kitabın yazarı).Asıl ününü sağlayan da belki bu kitabıdır.Asabi, hatta hastalıklı bir sanatkâr olan Flaubert,İnsanların özellikle budalalıklarını seyretmekten, bunlarla kendini zehirlemekten hoşlanırmış.Madame Bovary’de dünyanın en unutulmaz budalalarını betimlemiştir.Fakat kitabın asıl konusu bu değildir:Madame Bovary, kendini ,İçinde yaşadığı çevreden üstün gören,kocasıyla geçirdiği silik hayattan nefret edip daha ince bir yaşam isteğiyle kendini birtakım kuklalara, taşra çapkınlarına kaptıran kadının hikayesidir.
             (Bu paragrafı çıkarmaya gönlüm razı olmadı,Bire bir aktarıyorum)
 Gustave Flaubert en titiz sanatkârlandandır.Her cümlesi üzerine saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir.Böyle bir yazarın eserini çevirmeye kalkmanın bir kendini bilmezlik olduğunu bilirim, ne kadar uğraşsam Madame Bovary çevirisine aslındaki güzellikleri veremem. Fakat yine de bu romanın çevrilmesi
gerektiği kanısındayım.
             Hiç bir büyük eser birdefada kusursuz olarak çevrilemez.Benim çevirimde bulunacak kusurlar, Gustave flaubert’i sevenleri, o romanı yeniden çevirmeye özendirirse, bu benim için en güzel ödül olur
.
                                                                                                                                              Nurullah Ataç.

Dörtlükler (Ömer Hayyam)


-Biz bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta,Kuklalarda biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bittimi oyun, sandıktayız hepimiz.

-Dedim:Artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş, Hiçbir şey bildiğim yok.

-ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

-Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı;
Kendinden de dünyasından da geçmeli
Sevenlerin sofrasına çağrılınca
Ben körüm, Ben dilsizim demeli.

-Gözüm kör ,değilsen, bunca mezarı gör;
Dünyayı saran yalan dolanları gör;
Kıralallar, Padişahlar çürüyüp gitmiş:
Ela gözelirine kurt dolanları gör!

-Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değilmisin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak: En hoş dünyası olan sensin.

-Nerde yüreği tertemiz uyanık insan?
Nerde güzel düşünceler ardında koşan?
Herkes kendi kafasının kulu kölesi:
Hani Tanırının kulu, nerde o kahraman?

-Niceleri geldi, neler istediler;
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.

-Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden;
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden:
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden.

-Biliyorum varlığın, yokluğun iç yüzünü;
Yükselmenin de, alçalmanın da içyüzünü;
Ne çıkar öte yanını da bilsem feleğin:
Bezmişim bilgiden, atmışım her türlüsünü.

-Dedim ben artık bu kızıl şarabı içemem;
Üzümün kanıymış bu, Ben kan dökmek istemem.
Gün görmüş aklım şaşırdı: Sahimi? dedi;
Yok canım, dedim; şaka, ben nasıl içmem!

-Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi.

-Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
Ne namaz kılmaya, Ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.

-Sabah Doldu göklere mavi mavi;
Doldur ışık döker gibi, kaseyi!
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezlermi?

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi elalem!

-Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değilmiyiz.

-Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
Cehennem ateşleri onlar içindir.
Ne der, dili inciler saçan Muhammed:
Cömert gavur cimri müslümandan iyidir.

-Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken , ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler
.

-İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tesbih, post, seccade güzel:
Ama Tanrı kanarmı bunlara?

-Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

-Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.

Devlet (Platon)


 
-Doğrusu Kephalos, yaşını başını almış adamlarla sohbet etmeyi severim, dedim; neden dersen, bizim de geçeceğimiz yoldan belki çoktan geçmiş onlar.Onlardan öğrenebiliriz bu yolun nasıl olduğunu: İniş çıkışmı,düzaya ve rahatmı? Şairlerin ‘son durak’ dedikleri bir çağ vardır, sen oraya varmışsın. Ne düşünüyorsun bu çağ üzerine, bilmek isterim. Ömrün sıkıntılı, güç bir dönemimi bu? ne dersin?

 

-Güzel söylüyorsun Kephalos, am şu senin doğruluk dediğin şeyi nasıl anlatacağız? Bu sadece doğruyu söylemek ya da alınan şeyi geri vermek midir? Böyle davranmak doğruda olabilir, eğri de. Örneğin aklı başında bir arkadaştan silahını alsak, bu arkdaş çıldırsa, emanetinide geri istese, vermek doğrumudur? Geri verene doğru adam denebilir mi? Bir çılgına, gerçeği olduğu gibi söyleyene de doğru adam denemez…

-Demek oluyor ki, doğruluk, gerçeği söylemek, aldığını vermek diye anlatılamaz.


-Ömürlerini jimnastikle geçirip, müzikle ilgileri olmamış, ya da tersine, müzikle ilgilenip bedenlerine bakmamış kimselerin ne hallere düştüklerini bilmezmisin?
      -Anlamadım hangi hallere demek istiyorsun
      -Birileri kanalığa ve sertliğe, öbürleri yumuşaklığa ve gevşekliğe düşüyor, demek istiyorum

 

-Kendine hakim olma tuhaf bir deyim öyle değilmi? Kendine hakim olan, kendinin kölesi olmuş olmuyormu? Kendinin kölesi olan, kendinin efendiside demektir. Aynı adam hem köle oluyor hem efendi.

 
-Bende öyle sanıyorum. Duyduğum bir hikaye vardır; ondan da bu çıkıyor. Hikaye şu: Aglaion’un oğlu Leontios Pire’den yukarı gelirkenkuzey surlarının dibindeki işkence yerinde cesetler görmüş. Bir yandan bunlara bakmak ister, bir yandan da görmemek için başını çevirmiş. Bir süre görme isteğini yenip yüzünü kapamış, ama sonunda dayanamamış, gözlerini dört açıp ölülere doğru gitmiş ve bağırmış kendi gözlerine: ‘Haydi kör olasılar…Alın doya doya seyredin bu güzel manzarayı!’
             -Ben de dinlemiştim bu hikayeyi.
             -Bu hikaye gösteriyor ki, kızgınlık isteklerle savaşır kimi vakit. İki yanımızdan da ayrı bir şeydir bu. 

 

-Kötülükten başka şeyi gülünç bulanlar, çılgınca tutkulardan, kötü alışkanlıklardan başka şeyi alaya alanlar, boş insanlardır.Bunların güzel saydıları da, bizim iyi dediğimiz şey değildir.

-Biliyormuş gibi konuşmasın, ama kendi düşüncesini söylüyormuş gibi konuşsun.
Dilerim ki size borcumu ödeyebileyim. Sizde alacağınızın, şimdiki gibi faizlerini değil, kendisini alasınız. Şimdilik asıl iyinin budalı, bu meyvesiyle yetinin. Ama gözünüzü açın, yanlış bir faiz hesabıyla sizi aldatmayayım.

 
-Fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı, dünyanın bütün dertlerine katlanmaktan binkere daha iyi bulmazmı?

-Peki, şunu da benim gibi düşün öyleyse: İyiye yüklenmiş olanların insan işlerini ele almaya istekli olmamaları, hep o yüksek yerlerde kalmaya can atmaları, hiç de şaşılacak şey değildir.   

Rubailer (Mevlana)


          
          -Ey can haberin varmı ki cananın kimdir? Ey gönül farkındamısın ki mihmanın kimdir?
Ey ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun; halbuki o seni çekiyor.
                                                                                      Dikkat et, seni arayan kimdir? 
          -İnsaf et ki aşk iyi bir iştir. Fakat fena tabiat onun saflığını bozar.
Sen şehvetin adını aşk koymuşsun; halbuki şehvetle aşk arasında ne uzun mesafe vardır…
 
          -Ben göklerin her birinde birtakım insanlar ve onların
üzerinde de melekler görüyorum.
          Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan, ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum.
        
          –De ki: Gece olsa da bizim gündüzümüze gece yoktur.
Aşk mezhebinde aşka mezhep olmaz.
        Aşk öyle bir denizdir ki ne ucu bucağı, ne de sahili ve kenarı vardır.
Oraya düşüp boğulurlar; fakat ‘aman!’ diye bağırmak, ‘yarap!’ diye haykırmak yoktur.